öykü

ipler - kerem ışık

Sabah uyanır uyanmaz Ferit'i bir ucu kendisine, diğer ucu işyerine bağlı olan ip çekiştirmeye başladı. Zorla yataktan kalkıp dişlerini fırçalamak üzere banyoya girdiğinde iyice güçlenmeye başlamıştı bu ipin çekimi. Elinde diş fırçası, kıyafetlerini hazırlamak üzere yatak odasına döndüğünde karısının hâlâ uyuyor olduğunu gördü. Zaten bir ucu kendisine, diğer ucu karısına bağlı olan ipin onu henüz çekmeye başlamamış olmasından anlamalıydı bunu.
Apar topar yarı ütülü bir pantolon, düz renk bir gömlek ve soluk renkli bir ceket çıkarıp tekrar banyoya koştu. Ağzını yakan diş macununu sesli bir şekilde tükürdükten sonra buz gibi suyu yüzüne çarparak ayıltmaya çalıştı yorgun bedenini. Henüz tam olarak ayılamadığı için bulanık gördüğü aynadaki aksine bakarken bir ucu karısına bağlı olan ip gerginleşmeye başladı yavaş yavaş.

Metroloji¹ - zafer yalçınpınar

Tuvalin sol üst köşesinden sayfanın ortalarına doğru, yumuşak kıvrımlı ve incelikli siyah bir çizgi uzuyor. Kes. Şimdi, sağ üst köşeye doğru, bu sefer aşağıdan yukarı, daha temkinli, ancak kıvrımları daha sert, uzuyor, köşeye ulaşmadan. Kes. Fırçayı değiştiriyor. Daha kalın uçlu bir fırça alıyor eline. Siyaha çok yakın bir bordo. Sayfanın ortasına doğru kararlı ve sert bir geri dönüş, sıkılgan, ortanın biraz daha aşağısında. Kes. Bekliyor. Vazgeçti. Kısa ama yumuşak dönüşlerle sayfanın ortasını işliyor. Soldan sağa doğru bir figüre dönüştürmeye çalışıyor her şeyi, çizgilerle birleştiriyor, kıvrak ama akıllıca bir uzanış, diyelim ki bir sosyalleşme belirtisi. Şimdi ekliyor, sağdan sola doğru bir işlek daha, “tuşe”; sıra ayaklarda, evet, ayaklar, kaymalı, hayat kaygan… Diyelim ki dans ediyor. Öyle olsun. Kes. Köşelerden figürün ağırlık noktasına doğru uzanan çizgiler, gene siyah, biraz daha hoyrat ama coşkulu kıvrımlar, daha ince bir fırçayla. Şimdi tek tük dokunuşlar, bir “son görev”... Sakinleşiyor. Müzik setini açıyor, Latince bir şeyler, bir de müzik eşliğinde süzüyor tabloyu. Karar veriyor.

masal sayısı - duygu güles

Hiç varmış, hep yokmuş. Yaşama kullanan çokmuş. Kayıp zaman izinde, kabak kemani içinde. Develer hip-hopçu, pireler kuaför iken, ben annemin pusetini tıngır mıngır sürer iken. Ak sakal, boz sakal. Yüzde oyuklara saklanmış yok sakal. Ben ki kasap olsam, sallayamam satırı. Nalbant olsam hele.. nallayamam katırı. 40 katır ile 40 satır arasında kalsam, seçemem uzaktan sayıları. Hamama girsem gözüm arar natırı. Nadan olan bilebilir mi ahbap hatırı? Ya da: Nadan ile sohbet güçtür bilene, çünkü nadan ne gelirse söyler diline lafını. Sudan geldim, tahtaya sindim. Ansızın ne göreyim: Emine hanım konyak içmiş, karyolada yatıyor. El ettim, göz ettim, söz ettim. Nihayetinde yüz ettim kendime ve yüzüne baktım. Karyoladan ayıldı Emine hanım. Çıktık birlikte yola. Ne sağa bakabildik, ne sola. İzimiz çıktı boylu boyunca ufka. Gide gide sevdalandık Kaf Dağı’nın ardına. Sevdada ne ileri gidebildik, ne geri. Şimdiyse masal başlıyor gel beri:

çakıllı aşk - arzu çur

Geçmişi anımsadığımda iki sözcük dolanıyor aklımda: Kaldın ve gitme.

Bir akşam vaktiydi bu sözcüklerden ikincisini dillendirdiğimde. Bahardı. Oturduğumuz parkta hoyrat çocuk ellerinden kurtulmuş üç beş sap leylak kalmıştı . Boyunları biraz bükük. Benim gibi.

Benim de yüzüm yere dönüktü, salkım söğüt gibi.

şizofren öyküler - 3 - bülent kurt

Yağmur yağıyordu hava sıcaktı, hatta güneşin tüm kavurganlığı üzerindeydi o gün. Bir yandansa delice yağmur yağıyor, bir yandan kar yağıyor, bir yanda fırtına var ve bir tarafta ise güneş tüm sıcaklığı ile kavuruyordu. İnsanlar büyük bir şaşkınlık içerisindeydi. Üşüyorlar mıydı yoksa yanıyorlar mıydı anlayamıyorlardı. Şu anda fırtına, kar, yağmur birleşmiş ve güneşle kavga ediyorlardı fakat hiçbiri güneş üzerinde galip gelemiyordu.

sudan eskiz - çağla cömert

Suya inelim. Ardımdan gel. Bir zamanlar toprağa düşmüş olan gölgen sarmalasın beni, sesin gibi karanlık, saydam, öldüresiye zarif. Suya inelim. Yaşamı özüne kavuşturmak adına. Bağlarımızı koparmak, olası yitişin soluk kesen hızını duyumsamak, bilincimizi ölümsüzlük yanılgısından kurtarmak, giden ne ise onu içimize çekmek adına.
Suya inelim. Ardımdan gel. Varlığını hissetmeme izin ver, bedenimi baştan aşağı titreten buz gibi suda, halhalıma takılan yosunlarda, ayaklarımı kesen kırık istiridye kabuklarında, ağırlığımla göçen kadifemsi kum tabakasında... Son hoşçakalım değil bu.

yağmur yeni kesmişti* - vecdi çıracıoğlu

Ay'dan arsa satmak isteyenlere, bir akıl hastası, gitme konusunda şu şartı koymuş: "Herkes garabetlerinden bir şeyler verebilir ama ben sadece hayallerimi verebilirim."

 

 

Yağmur yeni kesmişti!
Tarlabaşı'nın parke taşlı arka sokağı ıslaklığını korurken, kaldırım taşları altında yer bulan su birikintileri, loş evlerin kimi pencerelerinden yansıyan ışıklarla menevişleniyordu. Birikintilere yaklaştıkça, gölgem, önce petrolün moruna, sonra maviye ardından gümüşi bir renge dönüşüyor...
Fötr şapkamı ve dizlerimin altına kadar uzun, kalkık yakası kulaklarımı örtecek kadar büyük bej pardösümü, lacivert pantolonumun duble paçası ve klasik kahverengi ayakkabılarım bütünlüyor. Arada, küçük su birikintilerine basmamak için sıçrayıp, dikkatli yürüyorum. Bu dünyadaki hacmimin tabanı ayakkabılarımı kirletmek istemiyorum.

özledim çekiç’i - pelin erdoğan

Okulun futbol sahasına yüzlerce martı gelmiş. Tam karşıda okul. Bazen bahçenin çitine oturur, okulu seyrederim. Hep yakınımda olur Çekiç. Göbekli Çekiç. Yüzü topaç Çekiç. Bağırırsam kızar.
- Martılar geldi sahaya Çekiç!

Çekiç ağır ağır konuşur, aksi:

- Martılar deniz kenarında olur, burada martı olmaz!

Bahçenin öteki yanına yürüyor. İyi iyi, gitsin. Benden uzaklaşması iyi bir fırsat, -sevmez yabancılarla konuşmamı, rahatsız ediyormuşum- martılara sesleniyorum:

- Burada deniz yok, niye geldiniz?

bunu yaşamak - mehmet koz

Dudağında, ısırdığı sigarası, kalem elinde, bir şeyler yazıyor masada. Gece kim bilir saat kaç. Gece mi, sabah mı? Kısık gözleri kâğıtta, evde yapayalnız, yazı yazmakta, zor durumda. Bu haliyle bile hiç kuvvetli görünmüyor. Öyle ya; tek başına yaşayan, fosur fosur sigara içen, etrafını değil önündeki kâğıdı düşünen biri olmak, hem de gecenin bir yarısı olmak, güçlü bir insanı simgeler çoğunluk. Ama bu öyle değil. Sigarada uzayan kül boynunu büktükçe, kendi direnci de büküyor boynunu. Eridikçe sigara, gücü de eriyor sanki. Ne yazdığı belli değil.

ilan açan ağaçlar sokağı - haldun akçakoca

güzel bir Ankara gününe ve O ağaca...

Üç beş cılız ağacın olduğu sokaklarda dahi, baharın geldiği hissediliyordu. Kentte tek renk değiştirebilen varlıklar olan ağaçlar, işveli sürgünler vererek baharın renklerini donanmaya başlamışlardı. Saçtıkları kokular, egzoz dumanlarına rağmen, ılık meltemlerin yardımı ile baş döndürücü olmayı başarıyorlardı.

Deoksidasyona uğrayan ağaçların olduğu sokakta ise durum biraz farklıydı. Kentin, araba girişinin yasaklanarak yayalara ayrılmış olan bu sokağında ağaçlar, bırakın çiçek açmayı, sürgün dahi vermemişlerdi.

İçeriği paylaş