sinem şık

mektup - sinem şık

Doğanın hareketli döllerinin kar gibi yağdığı günlerdi... Sonrasının koca boşluklar olduğunu bildiğim, söylemeyi istediğim birçok şeyden vazgeçiyordum. Keşfedilen her yeni şey hızla eskiyordu, oysa ben bıkmak istemiyordum. "Hep bir sonraki sayfayı merak etmeli, dikkati hep uyanık tutmalı" diyordum kendi kendime. Gördüğü her şeyi, önemli-önemsiz ayırt etmeden koklayan bir kedinin burnu ya da etrafında dönen dolanan her şeyi yutmaya hazır kuru bir sünger gibi.

sahibinden satılık - sinem şık

Eve gelmesine daha yarım saat var. Odanın içinde, aynı çizgi üzerinde bir ileri bir geri giderken, gününün nasıl geçtiğini tahmin etme egzersizleri yapıyorum. Gergin ve yorulmuş bir yüz bekliyorum bugün. Sabah evden çıkarken üzerinde ince bir bluz vardı. Akşama doğru yağmur çiselemeye başladı, üşümüş ve yanına hırkasını almadığı için de kendine kızmış olmalı. Yağmurlu günlerde dışarıda olmayı pek sevmez.

kadınsı - sinem şık

Yatağa girmeyi geciktiriyorum. Boşalmış içki bardaklarını mutfağa götürüyorum önce “Sabah toplarız sevgilim!” deyişini karşılıksız bırakıp. Sabah toplarmışız... Bir kez daha su içiyorum, bir kez daha banyoya girip yüzümü yıkıyorum, saçımla oyalanıyorum. Bir şey demeden, sabırla beni bekliyor.
Odaya döndüğümde, “Işık açık kalsın!” diyorum haince. Haince, çünkü bunu söyleyerek onu gücendireceğimi biliyorum. Uyusam da, uyku zarının inceldiği anlarda gözümü açarsam dünyayı bıraktığım gibi bulamama korkusunu onun sayesinde yendiğimi söylemiştim bir keresinde. O da aynen tasarlandığı, istenildiği gibi, önce uyandırıp, sonra kaybettirdiği bu güven duygusunun yarattığı suçlulukla -ya da eziklikle diyelim- incinmiş gibi bakıyor. Yarı oyunculuk sahtekârlığı, yarı içtenlik arasında gidip gelen bir duygu durumu olmalı bu. “Yorgunsun” diyor. Israr etmiyorum. Tek hareketimle, birden karanlığa boğuluyor az önce gözucuyla baktığım esmer bedeni ve üstünde başka nice kadınla sevişildiğini bildiğim vişne çürüğü nevresimli yatak. Arada olabildiğince mesafe bırakmaya çalışarak yanına uzanıyorum. Dokunmaya kalkmayacak kadar tanıyor beni artık, bir şey de söylemiyor. Çünkü, susarsa, nedenini bilmediği kızgınlığımın geçeceğinden emin. Halbuki yanılıyor. Yarın akşam eve geldiğinde beni bulamayacak, bekleyecek gelmeyeceğim, arayacak “Arkadaşlarlayız!” diyeceğim. Tam da onun silahı- “Hangi arkadaşlar?” “Hiiiç, tanımazsın.” Onu öylece, hiç beklemediği anda yüzüstü bırakacağım. Dokunduğu her yerde delikler açan, söylediği her sözle beni kuşkuya boğan bu adamdan, geçmişimden ve olası geleceğimden kurtulacağım. Evet, yapacağım bu sefer. O, çok geçmeden sızıp, sığ rüyalarına dalarken, gecenin sessizliğinde sanki olduğundan daha çıplak ve sarhoş ve soluk alıp verişleri her zamankinden daha gürültülü. Bu ritim sinirimi bozuyor.

İçeriği paylaş