parafı kim vurdu? - polat onat

Vedat Kamer tarafından Per, 08/02/2007 - 12:57 tarihinde gönderildi

haydi haydi.çamura batmışım.com nokta
tere.oraya kaydedersin şifreyi.ölem
ölem hayriyem.susun lan.canım.bana
yazma.işte gidiyorum gurbet ele.senden
bir isteğim var.barış.ben tıraş veya diş
takımımı yanımda götürürüm.kapıyı
teklemeden geldi işte.düğün mü varmış.
biri çağırdı ama.yeni tanıştım kendimle.
üç hamlede mat.kendi çapımızda.senden
önce bir kişi oldu.belki bir. ya da bunu
bana getir.götürdüklerinle.çocuk
oradan konuşuyorduk muhabbet etmeden
ne bileyim.arızalar dolup taşar.gövdeni
taşımana gerek yok diyorsun.gelmedin.

kimin için eleştiri? - kemal gündüzalp

Vedat Kamer tarafından Per, 08/02/2007 - 12:21 tarihinde gönderildi

Radikal Kitap‹ın 74. sayısının kapağı, onca güzel yiyeceğe karşın bana itici gelmişti. [1] Sevemedim öyle bir kapağı. Aynı sayıda Celâl Üster‹in yazısını süsleyen fotoğrafsa son derece dikkat çekiciydi… [2] İlginç olan şudur: Son dönemlerde kitapları çıkmış yazarların (Murathan Mungan, Elif Şafak, Perihan Mağden ve Orhan Pamuk) arasında nedense bir tek Yaşar Kemal‹in «resmi» eksikti. Belki de öylesi daha güzeldi.

bulutların sözü geçtiğinde - özgür macit

Vedat Kamer tarafından Per, 08/02/2007 - 12:10 tarihinde gönderildi

gökyüzü aşağı sağılır
dolgun memeleri bulutlardan
bir köylü kadınının keçi sağan
kirli siyah elleriyle
güneş aydınlatmaya çalışmakla yetinir
ayın sözü geçmez
ve siperlenmiştir yıldızlar

ebemkuşağının hükümranlığı
yedi rengin kavgası yükseklerde
yunan tanrıları gibi
kimin galip çıktığı bilinmez

ve biz / çocuksu
aldanıp renklerin parlaklığına
beyazı yediye parçalar
kurşundan askerler yaparız

ölümüne salarız
askerlerimizi mezopotamya’ya
bereketi talan ederler
ve füzelerimiz
bağdat gecelerinin
yalancı yıldızları

söyleşi: vecdi çıracıoğlu

Vedat Kamer tarafından Per, 08/02/2007 - 11:20 tarihinde gönderildi

<img align=»right» style=margin-left:10px» src=»/sites/default/files/styles/medium/public/images/ky07_06_gulenayc.jpg» />KY: «Faretin» adlı öykünüzde içki masalarına konuk olan bir farenin hikâyesini anlatıyorsunuz. Öykünün içerisinde ilerlediğimizde Faretin’in güçsüz ve yoksun bir insan karakterini simgelediğini hissediyoruz. Bu saklı karakterden ve onun niteliklerinden bahseder misiniz?
: Faretin, gerçek bir fare. Adını öyle koyduk ve öyküde olduğu gibi kıyı insanlarının arasında o da yerini bir şekilde aldı. Günlerce bir arada yaşandı ve bir gün kendi içgüdüsüne dayanamayarak yaptığı haşarılığın sonucunda hayatından oldu. Öyküyü kurgularken onun fare mi yoksa bir insan mı olduğu konusunda okuyanı tereddüt içinde bırakacak izlenimler vermeye çalıştım. İnsan, her ne kadar yeryüzünün en gelişmiş varlığı olsa da bazı durumlarda güçsüz ve yoksun kalıyor. Örnek istersen, 1999’da yaşadığımız deprem ve kendini dünyanın jandarması sanan Amerika’da İkiz Kuleler’in başına gelenler. Bu doğal ve sosyal olaylar karşısında güçsüz ve biçare insanoğlu, tek başına kalıp da yaşama bir planör örneği pike yaptığında, dünyanın en zeki hayvanlarından biri olmasına karşın, arada bir, bir fare kadar da güçsüzleşecektir.
Faretin bitirmekte olduğum romanımın kahramanı. Akut paranoyak, izlendiğini düşünen –evde kalmış!– bir şair ve yazar. Ruhsal sorunları olduğundan zaman zaman kişiliğinde başkalaşım geçiriyor. O, bir çokpaltolu…

sığın(m)ak - zafer yalçınpınar

Vedat Kamer tarafından Per, 08/02/2007 - 10:52 tarihinde gönderildi

İstanbul gecesini kar kaplamıştı. Dondurucu soğuk insanları evlerine hapsetmiş, sığınacak bir evi olmayanlar da ölümle burun buruna gelmişti. Evsizlerin, yaşamın yenilgilerini tatmış bu görkemli yoksunların, kendilerini şaraba vurup ardından bir apartman girişindeki kuytulukta uyumaktan başka çareleri yoktu. İstanbul’un tüm yoksulları belki de ölüme yatacaklardı.
Kadıköy sahilinden Moda’ya uzanan yol boyunca birkaç titrek insanın sağa sola kaçışmasından başka hiçbir hareket yoktu; bu gece, yol kenarı fahişeleri bile çalışmıyordu. Çoğu son müşterisinin evine sığınmış, tüm gece için indirimli çalışarak soğuktan kaçıyordu. Kar, geçici tatminleri ucuz kılmıştı ve fahişeler evlerinden çıkmayan insanların tüm gece boyunca bitmeyecek mezeleri olmuştu. Dairelerin ışıkları eskisinden çok daha loş görünüyordu.

adı içinde karışık kumral bir azat ya da bir yazının sarkaç çağrışımları¹ - zeynep derya kasar

Vedat Kamer tarafından Çar, 07/02/2007 - 19:51 tarihinde gönderildi
yani sevgili dediğim yalnızca bir fıkradır
hem insan bir fıkraya daha ne kadar gülebilir?
— küçük iskender

sabah serinine toplardın saçlarını ve çamaşırlarını. mekanik sesleri boğardı köşede çoklu isimlere açılan fallar. derin yazıların mürekkeplerine batırırdı beni biri. telaşla şeytan uçurtmaları yapar, şehrin öbür yakasına kaçardın. istanbul değil ki burası; iki yakası bir araya gelmesin.

***

yılışık karşılaşmaların kapısı aralanır. kesik baş patlar kan sıçratmadan. boyun damarları şiş ve gözlerine çöreklenmiş bilinmezle bakar şaşı bir peri; bozumsu havalarda ayrımsanmaz. kapıları gören yerlere oturma. gözlerin yorulur. ya da gördüklerine inanma. ona biri söylesin artık «hiç kapısı yok bu evin.»

sen gelirsin aklıma - aziz kemal hızıroğlu

Vedat Kamer tarafından Çar, 07/02/2007 - 19:43 tarihinde gönderildi

gecikmiş bir çabaya çoğalır bazen parmaklarımız
telefon tuşları, yarım kalmış günce, avuç dolusu ter
tam orada bir düş-insan, senfoniye gök mavisi giydirmiş
sen gelirsin aklıma

anılar yaklaşır uzaklaşır, acılar eskir yenilenir
yüzümün camları kırıldıkça yara geçmez, ağrı dinmez
tam orada bir gerçek, hava gibi su gibi toprak gibi
sen gelirsin aklıma

haritalardan silinir gider kendini yenilememiş hayat
sevgisini eksik taşıyan suyla hangi menekşe büyür
tam orada sıkı bir dost, kirpiğine rüzgârlı şebnem yüklemiş

pusula - vedat kamer & zafer yalçınpınar

Vedat Kamer tarafından Çar, 07/02/2007 - 19:41 tarihinde gönderildi
«Şiir neyse odur, anlaşılmasa da, anlaşılsa da.» – Melih Cevdet Anday (Çerçeve, Nisan 1989)

I / h , a , r , f , l , e , r

Gecenin sessiz karanlığı beni terletiyor. Şakaklarımdan damlayan harfler, kâğıtların masum beyazlığına tecavüz ediyor. Sonra harfler birikiyor ve kelimelere dönüşüyor. Ardından kelimeler birleşerek cümleye teşebbüs ediyor. Yazının armonisi sürekli değişiyor. Her saniye, her dakika, her saat, tik tak, tik tak, tik tak.
Gecenin karanlığında, harfler damlıyor şakaklarımdan kâğıtların masum beyazlığına…
H,a,r,f,l,e,r k,e,l,i,m,e,l,e,r,e k,e,l,i,m,e,l,e,r c,ü,m,l,e,l,e,r,e d,ö,n,ü,ş,ü,y,o,r…
Gece vardiyasında çalışan makineler gibi…
Bir mum var, gece lambasının repliklerini sayıklayan. Emektar mum, masanın sol tarafına dikilmiş, ağlaya ağlaya, tükene tükene çalışıyor. Güzel, nostaljik, derin, ilkel ve sarhoş mum ışığı. O narin mum ışığım… İçimdeki “ben”lerin gölgelerini duvarlarıma yansıtıyor.