yaşına bol gelen bir entari sırtında
yürürken eteğinden dökülür çiçekleri
gül kurusuna çalar ayak izleri
içi buğulu sızar dışına
ince ince işler göğe dönük göğsünü
gün kucağında birikir; büyür mevsimler
mevsimler büyüdükçe küçülür asude
yaşına bol gelen bir entari sırtında
yürürken eteğinden dökülür çiçekleri
gül kurusuna çalar ayak izleri
içi buğulu sızar dışına
ince ince işler göğe dönük göğsünü
gün kucağında birikir; büyür mevsimler
mevsimler büyüdükçe küçülür asude
dünyanın tüm nöbetçilerine
1.
bir uykunun nöbetini tutuyordu
seyyar ve açılır ve kapanır
geceye doğru
kara mıh kilit alesta!
2.
sırası değildi birdendi “birden”
aklı durdu bir akarsuyun kesik
tek başımıza iki kişiydik
gökyüzünün gözleri kapandı
ayla ayın etrafını sardı
gönül borcu’na
güneş kadar sevmiştim onu
her sabah yeniden
her akşam bir daha
ve gerçekten yoktu benim için
bir başkası
hiçbir zaman
olamazdı da
varlığı
yankılanıyordu varlığımda
ve bir denizin dalgaları gibi
çarpıyordu yüreğim
sevdanın kıyısına
Ay çiçeği kollarımda açmaya başladı
gözlerim
başka dünyalarda yüzen
gümüş bir balıkla buluştu
sarı bir ışık doldu ruhuma
o kendisini korurken
yayıldığı ovaya düştü gün
ay kalpli gece
doğumu beklemeye başladı
inci kuşunun konduğu kristal dallar
dile geldi
dua mumlardan çıktı
sırra yükseldi
bir boyut kapandı
ay çiçek açtı bedenini
her yer büyülenmişti.
neyiz ama keşke olmasak hiç
diyebilecek cesaret değil
düş bir an yırtıp takvimden sıkıyoruz irinlerini sıkıntının
yine boş içi ama tangırdıyor işte delilik, uyansak
nerede açılmalı başka başka dünyalara göz diye
kesikli beyaz çizgilere ve gerilmiş suratlı yaratıklara emanet can,
ki delinmiyor sıkılırsa ne denli çıkmıyor bir gıdım hayat
aba dokunmuş postundan çağın, yarın başka uzaklarda
delilik damlamış ellerimizde bizim anıların izi var
siktirip gidenlerin esansına gömüyoruz onu da
onu da paylaşıp iyice mülkü yıkıyoruz, yalıyoruz kötücüllüğü
içtiğimiz beş on bira kustuğumuz kaliteli kin
öğrendik bağlayan organizmayı makro kimyaya sövmeyi
şimdi, o kinden yontulmuş ayakta duran’a sunulmalı şükran.
nar çiçeğinden elbise diktim
toprağa düştüğünde
cemrelerinden önceydi baharın
çok zaman geçmişti üstünden - su
yalandı ilk benim yüzdüğüm
kim korkar hain kavak yellerinden
ağrırken iki ciğerimin ortası
derman bulacakmışım ha
efkâr dağıl! su yok sana
içtiğin yalandı
(Aylardan Eylül… puslu bir hava… yangın yerinde tavla… zar tutana ceza!)
I
Keskin bir sızı gözlerinde
Ha deldi ha delecek
Göğün ipek örtüsünü…
Kendisine ağlayan zavallı beşer
Tasından taşarken yaşın
Unutma!
Top tüfek altında ölüler
Ah! binlerce kez toprak üstünde ezildiler…
Ömrümden ömür hanginize yeter!..
Karanlık inmiş bile
Tuhaf bir sessizlik
Cırcır böceği yok
Otlar hışırdamıyor
Bozuk gen saati
Ayağım bir taşa çarpsa, takılsa
Rüzgâr değse yüzüme hafiften
Yalvarsam suçluluk çiçeğime açsa içimde
Korksam biraz uyarısız havadan
sesini saklayıp duran insanım
gittikçe acılar bıraktım geride
yağmur altında ıslanan ağaç kaldı
oturduğum balkon anıların
mezarıdır olsa olsa yola bak
kim geçerse geçsin yalnızdır
kim odalara kapansa keder
doluyor içime pencereyi açma
Uyandı Sadi
Korku düşmüş yüreğini okşadı
Bu en siyah harfin noktasıdır dedi,
Elif, dedi.
Sustu.
Güle öykünürken kan tüküren
Garip bir madendi ağzı